Make your own free website on Tripod.com
Home
Anlama ve Yorum
Ethik Yargilar
Olgularin Dili
Pseudo-Felsefe
Insan ve Dil
Upanishadlar
Evren Tasarimi
Ikbal'de Benlik
Felsefi Dusunceler
Renkler Uzerine
Insan Zihni
Adalet Uzerine

PHANTASIA

Pseudo-Felsefe

PSEUDO-FELSEFE ALANI OLARAK METAFİZİK
 
-Ayer'ın Metafiziğin İmkanına İlişkin Yargıları-

 
İLYAS ALTUNER

Görülecektir ki, genellikle felsefe olarak kabul edilen şeylerden çoğu, bu ölçüte göre metafiziktir ve özellikle de deneysel olmayan bir değerler dünyası bulunduğu ya da insanların ölümsüz ruhlarının var olduğu ya da bir aşkın Tanrının bulunduğu, anlamlı olarak savlanamaz.    - AYER -

 

I

Felsefenin doğuşundan bu yana önemini hiç yitirmemiş olan ve Aristoteles tarafından en yüce ilim olarak gösterilen metafizik,[1] zaman zaman bazı eleştirilere hedef olsa bile yine de saygınlığını uzun süre korumuştur. Metafiziğe karşı ilk ciddi eleştirilerin Locke ve Hume tarafından yapıldığı ve bunun Kant ile zirveye ulaştığı görülür. Lock’un doğuştan idelerin olmadığını ve insan aklının bir “tabula rasa” olarak bütün bilgilerini deneyimlerden elde ettiğini savunması,[2] ardından Hume tarafından metafizik yargıların olgusal temellendirmeye açık olmamasından dolayı birer safsata oluşunun dile getirilişi,[3] metafiziğe karşı oldukça ciddi eleştiriler yapılmasını ve onun ilimlerin kraliçesi olma sıfatının sorgulanmasını gündeme getirmiştir. Bunun yanı sıra metafiziği hala ciddi anlamda savunan filozofların bulunması, bir taraftan da metafiziği yine güçlü bir bilim olarak yaşatma imkanının olduğuna felsefe çevrelerini ikna etmiştir. Ancak Kartezyen felsefenin merkeze aldığı metafizik dünya görüşünün artık ciddi bir eleştiriye tabi tutulması gerektiğini görmüş olan Kant tarafından bu felsefeye yöneltilen ciddi eleştiriler, metafiziğin artık önemsiz bir bilim olarak görülüp anlamsızlaştırılmasına sebep olmuştur. Kant, metafiziği aklın bir tür yanılsaması olarak görürken, yine de aklın metafizik olanı düşünmekten kesilemeyeceğini öne sürer.[4] Aklın antinomileri olarak bilinen bu durum karşısında metafiziğin olgusal olanın ötesinde bir kendinde varlık alanıyla kurduğu bağıntı, böylece yanılsama olmaktan öte geçemeyecektir. Kant bunu kendi eleştirilerine temel olan şu meşhur önermeden yola çıkarak ileri sürmüştür: “Görüsüz kavramlar boş, kavramsız görüler kördürler.”[5] Bunun da temel dayanağı, aklın a priori kategorilerinin yanında duyumların da a priori kategorilerinin olduğudur. Duyumların a priori kategorileri olan uzay ve zaman, insan aklını sınırlandırırken, aklın transandantal alanla olan ilişkisini kurarken boş idelerle uğraşmış olacağını göstermektedir. Kant ile birlikte başlayan bu olgusal temellendirme eğilimi, felsefeyi bilim felsefesine indirgemiş olmaktadır.

Modern zamanlarda Frege ve Russell tarafından geliştirilen mantıksal atomculuk, Wittgenstein ile birlikte zirveye ulaşmış ve felsefe yalnızca mantıksal anlamda bir dil analizine indirgenmiştir.  Özellikle ilk dönem Wittgenstein felsefesinin temel eseri olan Tractatus Logico-Philosophicus tarafından dillendirilen olgusal temellendirmeyle birlikte, bir şeyin doğruluğu yani olgusal olması, aynı zamanda onun anlamlı oluşuyla özdeşleştirilmiştir. Bunun üzerine metafizik ifadelerin kendisi, mantıksal düzlemde olmayan hiçbir ifadenin önerme olamayacağı ve dünya hakkında bir yargıya başvuramayacağı kriteri göz önüne alınarak anlamsız, hatta saçma sayılmıştır.[6] Dilin kendisinde bulunan kelimelerin kurduğu cümlelerin birer önerme olabilmesi için, olgusal olmasını zorunlu olarak gören bu mantıksal tutum, yalnızca metafizik olanı değil, onunla ilişkili olan her şeyi anlamsız görmüştür. Bunlara başta teoloji, etik ve estetik olmak üzere bütün olgusal olmayan dinsel ve aksiyolojik ifadeleri barındıran alanlar dahil edilmiştir.

Bütün bu gelişmeler esnasında Schlick ve Mach tarafından kurulan Viyana Okulu’nun temsilcileri tarafından daha katı bir şekilde dile getirilmeye başlanan bu tutum, fizik bilimindeki gelişmelerden de destek almış ve metafizik olan her şeye karşı çıkarak bütün bir felsefe geleneğini neredeyse anlamsız saymıştır. Wittgenstein’ın dilin sınırlarının dünyanın sınırlarıyla aynı olduğunu söylemesi[7] ve tüm var olan her şeyin olgularla sınırlandırılması görüşünü savunması, metafizik olanın yokluğunun anlaşılmasına sebep olmuş ve pozitivist gelenek tekrar canlandırılmıştır. Viyana Okulu içinde bizzat bulunan tek İngiliz felsefeci olan Ayer tarafından Anglo-Sakson dünyaya taşınan olgucu görüş, Language Truth and Logic adlı eseriyle birlikte bütün felsefelerde derin izler bırakan bir metafizik eleştirisi getiştirmiştir.

II

Ayer’ın kitabının ilk konusunun “Metafiziğin Elenmesi” oluşu, mantıksal olguculuğun ilk hedefinin de metafizikten kurtulmak olduğunu anlatmaktadır.[8] Filozofların geleneksel tartışmalarının büyük ölçüde verimsiz olması yanında gereksiz olduklarını söyleyerek kitabına giriş yapan Ayer, bu tür bir işle uğraşan filozofların yaptıkları işin hangi öncüllerden yola çıktığını sorgulamakla metafiziğin belirli bir eleştirisinin yapılabileceğini belirtmektedir.[9] Ayer, burada bir Kant eleştirisi yaparak onun metafiziğin imkanını yalnızca duyularla elde etmenin mümkün olmadığını, oysa bir başka alanda metafizik imkandan bahsedilebileceğini söylemesinin yine de bir çelişki olduğunu söylemektedir.[10] Kant’a göre metafizik bir önermenin akıl tarafından düşünülmesi sonucunda, metafiziğin imkansızlığından değil de duyuların yetkinsizliğinden bahsedilmesi gerekmektedir. Bu şekilde duyulardan yoksun olarak bir bilgiye ulaşamayan saf aklın yanılsamaya düşerek bir antinomi üretmesi söz konusu olacaktır.[11] Oysa Ayer, duyu ötesi bir varlık alanından bahsetmenin olanağının onu bilmekle aynı olduğunu belirtmektedir. Çünkü ona göre böyle bir alandan bahseden kişinin en azından o alanın varlığını bilmesi gerekmektedir ki, o burada Wittgenstein’ın Tractatus’un önsözünde yazdığı bir önermeden hareket eder: “Düşünceye bir sınır çizebilmemiz için, bu sınırın iki yanını da bilmemiz gerekir.”[12] Ayer’a göre, bir metafizik önermenin yanlışlığını ortaya koymak için, bir önermenin olgusal durum hakkında bir şey söyleyip söylemediğini test etmeye olanak verecek bir ölçütün düzenlenmesi ve ele alınan metafizik yargıların bu ölçüte uymadığının gösterilmesi yeterlidir.[13]

Ayer, felsefenin işlevi bakımından metafiziğe yer verilemeyeceğine değinerek Kant gibi o da Descartes felsefesinin temellerine yaptığı eleştiri ile bunu göstermeye çalışmaktadır. Descartes’ın amacının yalnızca bir sezgisel öngörüyle doğru bilginin imkanını bulmak olmadığını, aksine onun yadsınması iç-çelişkili olan önermelere dayandığını söylemektedir.[14] Ona göre, böyle bir durumda iç-çelişkili olmanın “non cogito”nun kendini olumsuzlamasına bağlı oluşu, hiçbir önermenin bunu gerçekleştirememesinden dolayı “cogito”nun kendisinin imkansızlığını ortaya koymaktadır. Belli bir anda bir düşüncenin ortaya çıkışı, başka bir anda başka bir düşüncenin ortaya çıkışını garanti etmez.[15] Böylelikle Ayer, metafiziğe düşmeksizin ilk ilkelerden elde edilecek bilginin yalnzıca a priori olması gerektiğini ve bütün a priori önermelerin de totoloji oluşturacağından bunun imkansız olduğu sonucunu çıkarmaktadır.

Ayer’a göre görünüşteki olgu bildirimlerinin sınanmasındaki ölçüt “doğrunalabilirlik” olmalıdır. Bir kimse, bir önermenin anlatmak istediği şeyi nasıl doğrulayabileceğini, yani belli koşullar altında hangi gözlemlerin kendisini bu önermeyi doğru ya da yanlış olarak kabul ya da redde götüreceğini biliyorsa, bu önerme o kişi için olgusal bir anlam taşır. Bir önermenin hangi yolla doğrulanabileceğinin sorulmasından sonra, eğer onu doğrulamaya götüren bir kanıt yoksa, bu önerme bir sahte-önermedir ve önerme hakkında gerçek bir soru sorulamaz demektir.[16] Ayer ayrıca doğrulanabilirlik ilkesini de pratik ve ilkesel olarak doğrulanabilme yönünden iki kategori halinde sunmaktadır. İlke olarak doğrulanabilmede, olgunun yahut gözlemsel şeylerin varlığının bizzat kanıtlanması ya da önermelerin totolojik olması durumu vardır. Oysa bir pratik doğrulamada, bilgimizin dışında ve gözlem sınırlarımızın ötesinde bulunan nesnelere ilişkin bir durum söz konusudur. Örneğin, Ay’ın görünmeyen yüzünde dağların olduğu söylemi bu türden bir doğrulamadır. Ancak bu tür önermelerin daha sonra yeterli bir gözlem sayesinde ilke olarak doğrulanabileceği varsayımından hareketle, onların anlamlı olduğu varsayılmalıdır.[17]

Buradan Ayer ve Viyana Çevresi’nin deney dediği şeyin bilimdeki deneye koşut olduğu görülmektedir. Zira doğrulanabilirlik ölçütü bakımından dile gelen deney, gözlemlenebilen olgulardan başkası değildir.[18] Mantıksal pozitivizmin esasının, basitçe bütün deneye dayalı ifadeler yani dünya hakkındaki söylemlerin test edilebilir olması gerektiği şeklinde ifade edilebilir. Eğer bir ifade test edilemiyorsa, deneye dayalı bir anlamı da yoktur. Burada “test edilebilir” ya da “doğrulanabilir” ile mantıkçı pozitivistlerin demek istedikleri ifade, duyular vasıtasıyla sezilebilir olmaktır.[19]

Ayer tarafından yapılan bir başka ayrım, doğrulanabilirlik teriminin “güçlü” ve “zayıf” anlamları arasında yapılması gereken ayrımdır. Bir önerme eğer doğruluğu deneyle kesin olarak saptanırsa, o önermenin güçlü; eğer deney onu olası kılıyorsa, onun da zayıf olduğu söylenebilir. Oysa bir metafizik önermenin ancak doğrulanabilir olduğu zaman gerçek olabileceğini söyleyebilecek bir terimin hangi anlamda kullanılacağını belirten bir durum söz konusu değildir.[20] Ancak Ayer burada bir soruna daha işaret eder ki, o da doğrulanabilirliğin kesin olarak ele alınmaması gerektiğidir. Kimi olgucuların önerdiği kesin olarak doğrulamanın ele alınışının[21] asla kanıtlanamayacak olan birtakım önermelere uygulanması, bizi onların metafizik önermeler olduğu sonucuna götürür ki, bu durum oldukça sakıncalıdır. Ona göre “Bütün insanlar ölümlüdür” gibi önermelerin hiçbir zaman tam olarak kanıtlanması mümkün olmadığından, doğrulanabilirliğin kesin olmak yerine olası olmak durumunda olduğu gözden kaçmamalıdır. Bu durum, herhangi bir olguya ilişkin ifadenin olumsallık derecesi ne olursa olsun, ileride gerçekleşebilecek olan bir deneyle bunun yanlışlığının ortaya konabileceği anlamına gelir. Kısaca söylemek gerekirse, zorunlulukla varlık, mantıksal açıdan birbiriyle bağdaşmaz kavramlardır.[22]

Bütün insanların ölümlü oluşu, kesin olarak çözülemeyen bir sorun yani tümevarımın gerçekleşmediği bir durum olarak onların anlamsızlığını ortaya koymuş olacaktır. Bu durum ise, onların metafizik önermelerle aynı kategoride değerlendirilmesine yol açtığından, neyin metafizik olup olmadığı da bir sorun olacaktır.[23] Çünkü bir önerme anlattığı şey bakımından ya analitik ya da deneysel olarak doğrulanabilir durumdaysa, onun gerçek anlamı vardır demekle, gerçek anlamı olmayan bir şeyin bir önermeyi dile getirmediği itirazıyla karşı karşıya gelmek durumu söz konusudur. Ayer bu durumun yalnızca terimsel güçlükler doğurduğunu ve bu güçlükleri aşmak için ya önermeyi ortadan kaldırarak doğrulanabilirlik ilkesinin yalnız cümlelere uygulanması ya da önermenin kullanım alanının genişletilmesi gerektiğini belirtmektedir.[24]

Ayer’a göre metafizik önermelerin anlamsızlığı, onun duyu-deneyimlerine açık olmayışıyla gösterilmektedir. Duyuların kimi zaman yanıltıcı olduğu kabul edilse bile, bunu bize haber verenin de yine duyular olduğu göz önüne alınırsa, duyulara konu olan şeylerin yanıltıcılığını saptamada yine duyulara güvenmekteyizdir. Buna göre duyu-deneyinin gerçek dışı olduğu savını ileri süren idealist görüşlerin ciddiye alınmaması gerektiği belirlenmiş olmaktadır.[25] Bir nesnenin gösterilebilmesi, onun dilde betimlenmesini zorunlu kılar. Eğer bir tümce bir önerme anlatacaksa, bir nesne-durumunun adını vermesi yetmez, aynı zamanda onun üzerine bir şeyler söylemesi gerekir.[26]

Ayer, metafizikçilerin söylemlerinin anlamsız olduğu olgusunun, onların yalnızca olgusal içerikten yoksun olmalarından dolayı değil, aynı zamanda metafizik söylemlerin önsel olmadığı sonucundan da çıktığını belirtmektedir. Çünkü filozoflar, önsel önermeleri totoloji oluşturduğu için her zaman kullanmaya çalışmışlardır ki, anlamlı önermeler öbeğinin tümünü deneysel varsayımlarla totolojiler oluşturmakta ve metafizik savlar hiçbir zaman böyle bir içeriğe sahip olamamaktadır.[27] Ayer’ın bu görüşünden, onun önsel olanı metafizikçilerin kullanamayacağını savunduğu çıkmalıdır. Zira o kendisini bir deneyci saymakla deneycinin özniteliğinin, her olgusal önermenin duyu-deneyine yöneltimde bulunması gereğine dayanarak metafizikten kaçınmak olduğunu ileri sürmüştür. O aynı zamanda deneycilik derken, genellikle deneycilikle birlikte giden psikolojik öğretilerden herhangi birine inanmadığını da özellikle belirtmektedir.[28] Ona göre bizim bilgisini edinebileceğimiz şeyler kesinlikle olgulardır ve bu tür psikolojik sezgilerin yanılgıya düşürmesi söz konusudur.[29] Ayer’a göre dolaysız olarak verilmiş olmayan nesnelerin varoluşunun önsel bir kanıtını beklemek, boş ve bu yüzden de anlamsızdır. Eğer bunlar metafizik nesneler değilseler, belli duyu-deneylerinin ortaya çıkması, onların varoluşunun gerekli ya da elde edilebilir olan tek kanıtını oluşturacaktır. Uygun duyu-deneylerinin ise, ilgili koşullar altında ortaya çıkıp çıkmadıkları sorununun da önsel bir kanıtlama yoluyla değil, edimsel uygulamayla kararlaştırılması gerekir.[30] Eğer bilişsel anlamlı söylem, gözlem yoluyla ya da deneysel olarak doğrulanabilir ifadelerden oluşacaksa, günlük konuşma dilindeki ifadelerin büyük bir bölümü bu ilkeye uygun olarak ifade edilemediğinden dolayı anlamsız olmayla yüz yüze gelecektir.[31]

Ayer’ın metafiziğe yönelttiği temel eleştirilerden biri, “töz” kavramının içeriğiyle ilgili olup, o bunun nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde yapılan spekülasyonlara değinmektedir. Dilde bir şeyin duyulabilir özelliklerinden, onun üstüne söylenebilecek herhangi bir şeyin karşıtı olarak, o şeyin kendisinin yerini tutar gibi görünen bir sözcük ya da deyimi içeri sokmaksızın söz etmenin imkansız oluşu gibi bir durumun var olduğunu ileri süren Ayer, bunun sonucu olarak her adın karşılığında tek bir gerçek varlığın bulunması gerektiği vehmine kapılan filozofların bulunduğunu ve bunun yanlış olduğunu söylemektedir.[32] Fakat bir şeyden söz etmek için tek bir sözcük kullanmak ve bu sözcüğü, içinde o şeyin duyulabilir yönlerinden söz edilen tümcelerin gramatik öznesi yapmak gibi bir durumun bulunması olgusundan, hiçbir zaman nesnenin kendisinin bir “yalın varlık” olduğu veya onun, kendisinin görüntülerinin toplamının terimleriyle tanımlanamayacağı gibi bir sonuç çıkmaz. Mantıksal çözümlemeye göre, bu görüntüleri aynı şeyin görüntüleri yapan şey, kendilerinin dışındaki bir varlıkla olan bağıntıları değil, birbirleriyle olan bağıntılarıdır ve metafizikçiler dillerinin yüzeysel gramatik özelliği tarafından yanılsamaya düştüğünden bunu görememektedirler.[33]

Gramatik olarak bir düşünce biçiminin metafiziğe götürme yolunun daha yalın ve daha açık bir örneği olarak varlığın metafizik kavramının durumunu örnek veren Ayer, varlık üzerine hiçbir kavranabilir deneyin bize yanıtlama imkanı vermediği sorular ortaya atma eğiliminin kaynağının, dilde varoluşsal önermelere ilişkin tümcelerle niteleyici önermeler anlatan tümcelerin aynı gramatik biçimde olabilmeleri olgusundan ileri geldiğini öne sürmektedir. Biz bir şeye yüklem verdiğimizde, onun var olduğunu da örtük olarak belirtmiş oluruz. Öyle ki, eğer varoluş bir yüklem olsaydı, bütün olumlu varoluşsal önermeler totoloji; bunun yanında bütün olumsuz varoluşsal önermeler de iç-çelişkili olurdu ki, aksine durum böyle değildir. Ayer’a göre varlık üzerine, varoluşun bir yüklem olduğu kabulüne dayanan sorular ortaya atanlar, dilbilimi yani gramatik ifadeleri ayrıca anlam sınırları dışında izleme yanlışı içerisine de girmiş olmaktadırlar.[34]

Ayer, genellikle varoluşu bulunmayan gerçek varlıklar olduğu aksiyomunun, gramatik öznesi olan sözcük ya da deyime karşılık olarak, bir yerlerde bir gerçek varlığın bulunması gerektiği vehmine kapılanların sözleri olduğunu ifade etmektedir. Çünkü ona göre deneysel dünyada bu varlıklardan birçoğu için yer bulunmadığından, onları yerleştirmek üzere özel bir deney-dışı dünyadan yardım istenmiştir.[35] Böylelikle Ayer, geleneksel felsefe sorunlarından birçoğunun metafizik ve bu yüzden de yapıntı yani saçma olduğu görüşünün, filozofların psikolojik durumları üzerine inanılması gayet güç varsayımlar yapmayı gerektirmediğini göstermiş olduğu görüşünü savunmaktadır. Metafizikçilerin aksiyomlarının gerçek anlamı olmadığına göre, onların ne doğru ne de yanlış oldukları gösterilebilir; yalnızca onların anlamsız oldukları söylenebilir.

Ayer, metafizikçilerin söylemlerinin duygu uyandıracak mahiyette olması sebebiyle edebiyata ilişkin sayılmasına da karşı çıkmaktadır. Çünkü o, ediplerin söylemlerinin de metafizikçilerinki gibi anlamsız sayılabileceği endişesiyle bunu reddetmektedir. Zira ediplerin ürettikleri şeylerin gerçekte karşılık geldikleri bir anlam dünyası vardır. Oysa metafizikçiler başta deney dünyasında yeri olmayan yani nesnesi bulunmayan söylemler dile getirirken, -her ne kadar yanlış şeyler söyleseler bile- edebiyatçıların yapıtlarındaki söylemlerin sahte-önermelerden kurulu olmadığı göz önüne alınırsa, onların bir anlam dünyasını betimledikleri ileri sürülebilir.[36] Aslında metafizikçilerin anlamsız şeyler yazmak istemez, ancak onlar, bu duruma dilbilgisine aldanmaları ya da dış dünyanın gerçekliğinin bulunmadığı savına götüren akıl yürütme sonucunda düşerler. Bunun yanı sıra şunu da söylemek gerekirse, metafizik yargıların büyük bölümünün vehim olması dışında, gizemli ve ruha hoş gelen duygusal düşüncenin ürünü olan birtakım ifadelerin yani etik ve estetik yargıların akla yatkın olduğu savunulabilir. Ancak Ayer’a göre bir metafizikçi ile estetik kaygılar taşıyan bir mistik arasında önemli bir fark yoktur.[37]

Ayer’a göre dinsel ve etik olan yargıların sentetik önerme oluşturmaması, onların birer anlamsız savlar olduğunu ifade eder. Bunlar da metafizik ifadeler gibi kanıtlanamaz ve yadsınamazlar, yalnızca inanca konu olurlar.[38] Ayer’ın teoloji ve etik alana ilişkin söylemlerinde metafiziğe yer vermemesinin en önemli sebebi, aşkın varlıktan yoksun bir metafiziğin olabileceği ve bunun için bir teoloji ya da değerler alanına gerek bulunmadığı inancında oluşudur. Bu yüzden onlardan burada uzunca bahsetmek, konuyu daha da uzatmak ve maksadın açıkça anlaşılmamasına sebebiyet vermek olacaktır.



[1] Aristoteles, Metafizik, çev. Ahmet Arslan, Sosyal Yayınlar, İstanbul 1996, 1026a30.

[2] John Locke, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme, çev. Meral Delikara Topçu, Öteki Yayınevi, Ankara 1999, s. 45 vd.

[3] David Hume, İnsan Zihni Üzerine Bir Araştırma, çev. Selmin Evrim, M.E.G.S.B. Yayınları, İstanbul 1986, s. 251. Hume, burada olguya ve varlığa ait şeyler üzerinde deneysel usavurmaların olmadığının söylenmesi halinde eserin ateşe atılıp yakılmasını önermektedir.

[4] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yayınevi, İstanbul 1993, B 307-8.

[5] Kant, A.U.E., A51 / B75.

[6] Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus, İng. çev. David F. Pears- Brian McGuinness, Routledge, London and New York 1995, 1.13.

[7] Wittgenstein, T.L.P., 5.6.

[8] Metafiziksel kuramlar ve onların eleştirilerine yer verdiği görüşleri için bkz. Alfred Jules Ayer, The Central Questions of Philosophy, Penguin Books, London 1973, s. 7 vd.

[9] Ayer, Dil Doğruluk ve Mantık, çev. Vehbi Hacıkadiroğlu, Metis Yayınları, İstanbul 1998, s. 11.

[10] Ayer, D.D.M., s. 12.

[11] Antinomiler konusunda geniş bilgi ve tartışmalar için bkz. Recep Alpyağıl, “Lanetli Sorun ‘Niçin’ ya da Salt Aklın Antinomileri”, Tezkire, sy. 25 (2002), ss. 94-106.

[12] Wittgenstein, T.L.P.,  Önsöz.

[13] Ayer, D.D.M., s. 13.

[14] Cogitonun temellendirilişi için bkz. René Descartes, Metitations on the First Philosophy, İng. çev. Elisabeth S. Haldane – G.R.T. Ross, Key Philosophical Writings, Wordsworth Editions, Hertfordshire 1997, s. 139 vd.

[15] Ayer, D.D.M., s. 24-5.

[16] Ayer, D.D.M., s. 13.

[17] Ayer, D.D.M., s. 14.

[18] Sevgi İyi, Çağımızda Metafizik Sorunu, Ayraç Yayınevi, Ankara 1999, s. 115.

[19] David Gordon, Avusturya İktisadı’nın Felsefi Kökleri, çev. Necmiddin Bağdadioğlu, Liberte Yayınları, Ankara 2000, s. 20-1.

[20] Ayer, D.D.M., s. 14-5.

[21] Carnap ve diğer mantıksal olgucuların bu problemle ilgili görüşleri için bkz. Taylan Altuğ, Modern Felsefede Metafiziğin Elenmesi, Etik Yayınları, İstanbul 2004; John Cottingham, Akılcılık, çev. Bülent Gözkan, Doruk Yayımcılık, İstanbul 2003, s. 121 vd.; İyi, a.g.e., s. 95 vd.

[22] Turan Koç, Din Dili, İz Yayıncılık, İstanbul 1998, s. 152.

[23] Ayer, D.D.M., s. 15.

[24] Ayer, D.D.M., s. 130-2.

[25] Ayer, D.D.M., s. 17.

[26] Ayer, D.D.M., s. 68.

[27] Ayer, D.D.M., s. 19.

[28] Ayer, D.D.M., s. 49.

[29] Ayer, The Problem of Knowledge, Penguin Books, London 1990, s. 27.

[30] Ayer, D.D.M., s. 97.

[31] Ömer Demir, Bilim Felsefesi, Vadi Yayınları, Ankara 2000, s. 40.

[32] Ayer, D.D.M., s. 19-20.

[33] Ayer, D.D.M., s. 20.

[34] Ayer, D.D.M., s. 20-1.

[35] Ayer, D.D.M., s. 21.

[36] Ayer, D.D.M., s. 22.

[37] Ayer, D.D.M., s. 23.

[38] Ayer’ın teoloji ve etik hakkındaki etraflıca yorumları hakkında bkz. D.D.M., ss. 79-96; The Central Questions of Philosophy, s. 211 vd.

altuneril@hotmail.com