Make your own free website on Tripod.com
Home
Anlama ve Yorum
Ethik Yargilar
Olgularin Dili
Pseudo-Felsefe
Insan ve Dil
Upanishadlar
Evren Tasarimi
Ikbal'de Benlik
Felsefi Dusunceler
Renkler Uzerine
Insan Zihni
Adalet Uzerine

PHANTASIA

Insan ve Dil

DİL-DÜŞÜNCE-VARLIK EKSENİNDE
İNSAN VE DİL İLİŞKİSİ

 
İLYAS ALTUNER

 Armağan saydığın şey, çözmen gereken bir sorundur.[1]

Dil, bize armağan olarak verilmiştir. Var olma boyutunu düşünce boyutuyla birleştirerek bütün bunların bir anlam dahilinde dışavurumunu üstlenen dilin, insanın varlık dünyasının bir aynası olarak karşımıza çıktığı görülür. Kadim zamanlardan günümüze dek daima sürüp gelen tartışmaların odağında yer alan dil ve buna bağlı olarak anlamlandırma sorunu, hâlâ hayret uyandıran bir vakıa olmaya devam etmektedir. İnsan denen canlı ve düşünen varlık, tüm bu sürecin hem başlangıcında hem de nihayetinde yer almaktadır.

Dil adı verilen mefhumun insan sayesinde bir anlama sahip oluşu, insanın düşünen ve düşündükleri arasında bir bağ kurarak onları anlamlandıran yegâne varlık oluşundan ileri gelir demek yanlış olmaz. Gadamer’in dediği gibi, eşya hakkında, onlar arasındaki ortak şeylerin ve uyumun kendisinde tamamlandığı araçtır dil.[2] İnsan, dil yardımıyla, varlıklar arasında bulunan ve akıl yoluyla kavranabilen bağıntıları anlamlandırmaya muktedir olur.

Akıl sahibi varlık olarak insanın anlam dünyasının, kendisinin nesnesi olan dış dünyaya dikte ettiği lisanî edimsellik sayesinde özne olmaya lâyık olmasının bir yönü olan anlamlandırma, insanı bu bakımdan ziyadesiyle şerefli kılmaktadır. Her bir anlamlandırma girişimi, sonucunda yorumlar zincirini de beraberinde getiren bir metne doğru bizi sürükler. Metin, Eco’nun tabiriyle, yorumlamayı geçerli kılacak bir parametre olmaktan çok yorumlamanın yapılandırdığı bir nesnedir.[3] İnsan, işte bu metin karşısında kendi bilinci ve de sorumluluğuyla baş başa kalan özne olmasından dolayı, kendini tarih boyunca yenileyen ve kendisine yeni anlamlar yükleyip daha sonra bu anlamları farklı yorumlara tabi tutan lisanî ve akıllı bir varlık olmayı sürdürmüştür.

Herhangi bir düşünceyi belli bir düşünceyle dile getirme imkânı olsa bile, kuşkusuz hiçbir düşünce belli bir dile bağlı olarak ortaya çıkmaz.[4] Bu nedenle dil ve düşünce, biri diğerinin yerine kullanılıp aynılaştırılan şeyler değil, aksine ayrık olan ve herbiri bütünü tamamlayarak bu bütünün tanımlanmasını sağlayan, ancak birbirlerinden yoksun olmalarının ontik açıdan imkânsızlığı bilinen iki farklı yapıdır. Dolayısıyla insanın düşüncesi dile gelme açısından, söylemleri de düşünme açısından mümkün olup her iki yapının birbirini tamamlamasıyla “logos” yani “kelâm” ortaya çıkar. Logos bir yandan düşünce ve aklı, diğer yandan da sözü ifade etme yeteneğini kendinde bulunduran bir kavramdır. Hem düşünce hem de söylem logosta içerilmiş olarak bulunmaktadır.

İnsanın kendini ifade etmesinin ilk şartı olarak kendini bilmesi ve tanıması, varlığının ayırdında olması gerekir. Bunun için insanın kendi kendine ne olduğunu ve niçin var olduğunu sorabilmesi ve ardından bunu cevaplama şekli, kendini ifade etme tarzının açık bir göstergesidir. Descartes’ın yaptığı şey aynen budur: “ Öyleyse ben neyim? Düşünen bir şey. Düşünen bir şey nedir? Şüphe eden, anlayan, kavrayan, tasdik ve inkâr eden…”[5] İnsanın tüm bu ifadeleri, netice olarak dile getirilebilir olmaktan başka şey değildir. Anlamlandırılmayan düşünce yoksa, ki olmadığını düşünüyoruz, onu anlamlı kılan şeyin dil olduğu görülür. İnsanın bir tür konuşması olarak nitelenen düşünce,[6] tek tek nesneleri birbirine bağlayan aklın bir edimi olması yanında, kelâmın da bir edimi olmaktadır. Bu anlamda kelâm yani logos, ilâhî söz olmakla, dilin de kaynağı ve en temel unsuru sayılabilir. Her ifade kendini bir dilde açığa çıkarırken, her bir söz de kendini bir düşüncede içselleştirir. Böyle bir kurgunun merkez noktasında yer alan canlı olmasından ötürü insan, her türlü düşünce ve söylemin gerçekleştiği kutsal yapı hâlini alır. Çünkü insanın Tanrı ile ilişkisi, kelâmın anlamını düşünerek tanrısal aklın ifade edildiği soyut kavramları kendinde barındırmasıyla mümkündür.

Dil, insana verilmiş yani hediye edilmiş olması bakımından, düşüncenin verilmişliğini de ortaya koyar. Dil hakkındaki her tefekkür, her zaman dil içinde önceden yer almış vaziyettedir. Zira dil üzerinde düşünmek, düşünmenin yapıldığı araç olan dilin içinde bu düşünmenin içerildiğini belli ölçüde belirler. İnsan dilinin belli bir düşünceyi şekillendiren aslî unsur olmasının yanında, kendisini dil yapan özsel unsurların ne olduğunu kavrayacak yapıya sahip olma yeteneği vardır. Söylenen sözlerin niteliği, onun belirli düşünce çevresinde şekillenmesine bağlı olarak, dilin mahiyeti hakkında da bilgi verir. Augustinus, dildeki tekil sözcüklerin nesneleri adlandırdıklarını söylerken, insan zihninin şekillenmesine de vurgu yapar.[7] O burada yalnızca bu adlandırma sırasında zihnin nesneler karşısındaki durumunun bir resmini çizmekle kalmaz, aynı zamanda her bir sözcüğün kendi anlamıyla ilişkisini de serimler.

İnsanın eylemleri, onun nesneleri adlandırma ve anlamlandırma süreçlerinde düşünmeyi kullanmasından doğar. Wittgenstein gibi söyleyecek olursak, dil ile dilin örüldüğü eylemlerden oluşan bütüne “dil oyunu” diyebiliriz.[8] Her düşünce de belli bir dil oyunu içinde gerçekleştirilir ve aynı oyun içinde anlamlandırılır. Öyleyse insan, düşündüğü ve eylediği zaman dilden bağımsız hareket etmiş olmaz. Dil, semboller de dahil olmak üzere, hem düşüncenin hem de eylemlerin belirlenmesinde asıl durumda bulunan bir gerçeklik olarak kendini ortaya koyar. Dili olmayan insan, düşünmeden yoksun olarak kalan bir nesne durumudur.

İnsan, düşünen ve dile sahip bir varlık olması dolayısıyla, doğru düşünmenin de belli kurallar dahilinde yapılmasını sağlayan bir varlık olarak karşımızda durur.[9] Bu düşünmenin yansımaları en güzel bir biçimde dilde açığa çıkar. Yaratma fiilinin taklidi olarak düşünme ve insanın söylemlerine indirgenen logos yani kelâm, insanı en yüce makama çıkaran bir nitelik olması bakımından yine ilâhî olma özelliğini kaybetmemiştir.

Dil, düşünme gücünün, varlık alanıyla iletişim sağladığı araçlardan biri değildir. Çünkü insan dünya ile asla bir bilinç ya da düşünce olarak karşılaşmaz. İnsan gerek kendisi gerekse varlığını gerçekleştirdiği ortam hakkında sahip olduğu bilgilerde, daima kendine ait bir dil tarafından kuşatılmıştır. İnsanın konuşmayı öğrenmesi, hâlihazırdaki bir enstrümanı öğrenmesi gibi değildir, aksine dış dünyayı tanıma ve onu hem anlama hem de anlamlandırma girişimi sayılmalıdır.[10]

Dil, hem düşünce hem de insanların birbirleriyle olan ilişki ve etkileşiminde temel bir rol üxtlendiği için, elde edilen kazanımları olanaklı kılan içkin insan yetenekleri konusunda akla yatkın birtakım söylemler üzerinde konuşulabilir.[11] Aklın kazanımları böyle bir durumda, kendini dilde ve eylemlerde gösterirken, düşüncenin varlıkla olan ilişkisini eylemler ortaya koymuş olmaktadır. Dilsel edimler de bir eylem sınıfına dahil edilir ve o eylem sınıfında anlamlandırılmaya çalışılırlar. İnsan denen düşünen, eyleyen ve dile sahip canlı varlık, bütün yönleriyle anlama konu olurken, anlamlandırmayı eylemleriyle belirleyip sınırlandırmış olur.

İnsan hem düşünen ve hem de söze sahip eyleyen bir varlık olmasından dolayı kendinde düşünce ve dili beraber bulunduran, ancak her iki yapının varlığını sınıflandırıp birbirine karıştırmadan ilişkilerini birlikte yürüten canlıdır. Bu yüzden insan eylemleri daima değerli ve sorumluluk duygusundan dolayı da bir karşılığa erişme şerefine nail eylemler sayılmıştır. Tabiatta verili olan şeyleri kavrayarak onları ilişkilendiren akıl sayesinde üstün bir varlık olan insan, kendi öz-bilincinin mahiyetini anlamaya başladıktan sonra, ilâhî olma özelliğini de kavrayacaktır. Hem kelâm sahibi hem de akıl sahibi bir varlık olmanın ötesinde insan, Tanrı ile olan zihinsel ve edimsel bağından dolayı da en güzel ve en iyi varlık olmayı kazanmış bir canlı olmakla şereflenmiştir. İnsanın ne düşüncesi ne dili ne de varlığı birbirinden kopuk olarak yaşayamaz. İnsan olmayı gerçekleştirmenin yani insanlığın bilincine varmanın ve bu bilinci dış dünyaya dikte ederek yaşamanın başka bir yönü yoktur.



[1] Ludwig Wittgenstein, Yan Değiniler, çev. Oruç Aruoba, Altıkırkbeş Yayın, İstanbul 1999, fr. 53.

[2] Hans-Georg Gadamer, “el-Luğa ke Vasîtun li’l-Hibrati’l-Hermenvîtıkiyye”, Ar. çev. Georg Tâmer, Fikrun wa Fann, sy. 75 (2000), s. 45.

[3] Umberto Eco, Alımlama Göstergebilimi, çev. Sema Rifat, Düzlem Yayınları, İstanbul 1991, s. 39.

[4] Bedia Akarsu, Dil-Kültür Bağlantısı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1998, s. 37.

[5] René Descartes, Meditations on First Philosophy, İng. Çev. E.S. Haldane- G.R.T. Ross, Key Philosophical Writings, Wordswort Edition, Hertfordshire 1997, s. 143.

[6] Platon, Kratylos, çev. Cenap Karakaya, Sosyal Yayınlar, İstanbul 2000, 408a.

[7] Saint Augustinus, İtiraflar, çev. Dominik Pamir, Kaknüs Yayınları, İstanbul 1999, s. 21.

[8] Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar, çev. Deniz Kanıt, Küyerel Yayınları, İstanbul 2000, par. 7.

[9] Aristoteles, doğru düşünmenin ya da bir anlamda dili iyi kullanmanın yani güzel söz söylemenin yöntem ve ilkelerini koyan bir analitik bilim olarak retoriği geliştirmiştir. Bkz. Aristoteles, el-Hitâbe, thk. Abdurrahmân Bedevî, Vekâletu’l-Matbû’ât ve Dâru’l-Kalem, Beyrut ve Kuveyt 1979, 1359b.

[10] Gadamer, “İnsan ve Dil”, çev. ve der. Medeni Beyaztaş, Hakikat Nedir: Felsefi Fragmanlar, Efkar Yayınları, İstanbul 2004, s. 116-7.

[11] Chomsky, bu konuda zihinsel edimlerle inanç dizgelerinin birbirleriyle olan ilişkilerini ele almaktadır. Zihinsel kazanımların akliliği ve inanç dizgelerinin hissiliği göz önünde bulundurulduğunda, böyle bir ilişkinin bağıntılarını incelemek gerçekten saçma olacaktır. Bu, yalnızca kendi içinde bir anlam ve değer taşımaktadır. Konu hakkındaki görüşler için bkz. Noam Chomsky, Dil ve Zihin, çev. Ahmet Kocaman, Ayraç Yayınevi, Ankara 2002, s. 9 vd.

altuneril@hotmail.com